Yaşanmışlığı olan nesnelerle duygusal bir bağ kuruyor olmam, öykülerimde olduğu kadar görsel sanatlar alanındaki çalışmalarımda da kendini açık eder. Seramik Sanatında Karışık Malzeme Kullanımı konulu yüksek lisans tez çalışmamda, porselen yumurta formları üzerine bronz çatal kaşıklar monte ederek heykeller oluşturdum. Porselen döküm çamuru kullanarak 1260 derecede fırınladığım yumurta formları hayatı temsil ederken, eğip bükerek deforme ettiğim eski çatallar ve kaşıklar, kadınları ve erkekleri sembolize etti.
Yumurta birçok kültürde, yeniden doğuşun, başlangıcın ve yaşamın döngüsünün sembolüdür. Bana göre, porselen malzeme döngüselliğin ifadesine kalıcılık ve dayanıklılık katmış oldu. Bu döngünün içinde olup bitenler, kırılganlık kadar, direnci ve mücadeleyi de simgeledi.
Ayrıca yumurta, barındırdığı potansiyel yaşam nedeniyle doğurganlığın ve yaratıcılığın sembolüdür. Çalışmalarımda, farklı yerlerinden yumurtalara monte ettiğim çatal kaşıklar, hayata tutunmaya çalışan, hayatın eğip büktüğü kadınlar ve erkeklerdir. Bronz malzeme, çetin koşullara karşı direnci anlatır. Zorluklar karşısında yalnızca bireysel mücadeleyi değil, aynı zamanda toplumsal mücadele ve dayanışmayı da ifade eder.
Tez çalışmamda, porselen yumurtalardan başka porselen kübik formlar da ürettim. Eskicilerden topladığım bronz ve döküm, kapı ve dolap kulplarını, bronz çengelli iğneleri bu kübik formlara monte ettim. Amacım, eskinin, çalışmalarıma katacağı felsefi derinlikle alışılmışın dışına çıkarak seyirciyi şaşırtmak, düşünceye sevk etmekti.
Kubadabad Sarayı çinilerinden esinlendiğim heykellerimde ise yıpranmış, yanarak renkleri kararmış fırın küreklerini heykelin taşıyıcı malzemesi olarak kullandım. Ayrıca küreklerle, “hamdım, piştim, yandım” öğretisine atıfta bulundum. Küreklerin üzerinde, elle şekillendirip Kubadabad Sarayı desenlerini resmettiğim amorf seramiklere ve yine eskicilerden topladığım, kulplar, kilitler gibi paslı metal parçalara yer verdim.
Bunlardan başka, yıkılmış binalardan arta kalan dolap kapakları, pencere pervazları, çekmeceler benim için her zaman sanat nesnesi olarak kabul görmüştür, çalışmalarımda yer vermekten haz duymuşumdur. Sararmış sayfalarıyla, sahaflardan topladığım farklı dillerde kitaplar ise suluboya resimlerim için ideal malzemelerdir. Bazen de bu eski kitap sayfalarını pullar, müze, konser, vapur biletleri gibi yine yaşanmışlığı olan materyallerle zenginleştirip bir hikâye yaratma çabası içine girerim.
Önceden farklı amaçlara hizmet eden ve bu özelliklerinden dolayı artık işe yaramazmış gibi görünen eski nesneler, bünyesinde barındırdıkları geçmişin sırlı anılarını sanat yoluyla günümüze taşımama aracılık ederler, kendileri de böylece birer sanat nesnesine dönüşürler... Mixed media çalışmalarımı yürütürken kaynağım öncelikle sanat tarihi olmuştur. Yaşanmışlığı olanı çekip çıkardığım yer orasıydı.
Dinsel törenlerin vazgeçilmez unsuru masklar ve totemler, yarattıkları korku, gizem ve hayranlık duygusuyla bir gerilim oluştururken üzerimde güçlü bir etkiye neden oldular. Ana malzemeleri ahşap, kil, hayvan derisi, kafatasları, bitki lifleriydi. Daha çarpıcı bir etki elde etmek için ana malzeme yanında dişler, tırnaklar, sedef, metal, taş, lif deniz kabuklarını, bazen sade bir şekilde bazen boyayarak kullanmışlardı. Japon ve Afrika sanatında rastladığımız bu sıra dışı heykeller, dinsel ihtiyaç olmalarının yanında sanat nesnesi kabul edilmişlerdir.
Japon sanatında, 17. 18. 19. Yüzyılda özellikle heykel sınıfına giren masklarda ve realistik portrelerde kullanılan malzemeler, kil, ahşap, zift, yaldız kaplanmış bakır, bambu, ezilerek kalıba dökülmüş kâğıt, saç, diş boynuzdur. Masklar uzun zaman boyunca dramalarda ve danslarda kullanılmıştır. Her bir mask, şeytan, kahraman, hayalet, efsanevi hayvanlar gibi önemli figürleri temsil ediyordu.
Primitif sanatın etkilerini resimlerine yansıtan Picasso esinlendiğim sanatçılardan biridir. İkinci Dünya Savaşı her şeyin yıkıma uğradığı, parçalandığı bir dönemdir. Resmi parçalayarak işe başlayan Picasso, Kübizmle birlikte üç boyutlu kolajlar yapmış, sanat dışı nesneleri resme dâhil etmiş, birçok sanatçıya ufuk açmıştır. Resim parçalara ayrılmış, şaşırtıcı düzenlemelerle yerleştirilmiş, izleyici parçaları zihninde birleştirerek soyut bir gerçekliğin içinde bulmuştur kendini.
Hurdalardan yaptığı heykellerle asamblajı icat etmiştir. Boğa Başı ismini verdiği heykeli bisiklet selesinden ve gidonundan yapmıştır. Keçi isimli eseri ise seramik saksı, palmiye yaprağı, hasır sepet gibi akla gelmeyecek çeşitlilikte buluntu nesnelerden oluşmuştur. Boğa Başı’nı yaptığı süreci şöyle anlatır;
“Bir gün hurdalığın arasında eski bir bisiklet selesi buldum. Hemen yanında da paslanmış gidonu duruyordu… Bu iki parçayı ânında birleştirdim. Zihnimde, kendiliğinden oldu bu. Benim tek yapmam gereken, aklıma gelen düşünce doğrultusunda bu iki parçayı kaynakla birleştirmekti. Bu heykellerin en güzel yanı, en olmadık nesnelerle bile bir bütünlük sağlaması, değişik nesnelerin birbirinden ayırt edilememesidir.”
Sıra dışı malzeme kullanımında beni şaşırtan sanatçılardan biri de Picasso gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan etkilenmiş Jozef Beuys’dur. Beuys, sanatın iyileştirici gücüne inanır. Sanatçının kanıtlanmamış ifadesine göre, savaş pilotuyken, Kırım’da uçağının düşürülmesiyle ağır yaralanmış, onu bulan göçebe Tatarlar tarafından iç yağıyla keçe kullanılarak tedavi edilmiştir. Yaşadıklarından ve Şamanizm’den çok etkilenen Josef Beuys, sonrasında bu malzemeleri sanat nesnesi olarak kullanmıştır. Geçmişi mitsel öyküye uzanan iç yağı ve keçe, sanatçının hayatında önemli bir yer edinmiş, dönüşüm, irade, yalıtım, toplumsal sağalma gibi kavramları sembolize etmiştir.
Beuys için yağlar dönüştürücüdür ve yaşam enerjisiyle toplumda büyük değişimlerin yaratılabileceğinin altını çizmek istemiştir. Keçe, yalıtım ve korumanın sembolüdür. Bedensel travmanın iyileşmesini simgeleyen bu materyaller aynı zamanda sanatın daha büyük toplumsal hastalıkları tedavi etme yeteneğinin bir metaforudur. Performans sanatçısı, bu malzemeleri kullanarak oluşturduğu düzenlemelerle, estetik kaygıların önüne geçer. Basit malzemelerle karmaşık anlamları hedeflerken, sanat aracılığıyla ruhun yeniden doğuşunu da vurgu yapar.
Örneğin, kuyruklu piyanoyu keçeyle tamamen kaplayarak, tahta sandalye üzerine iç yağı koyarak performanslar sergilemiştir. Çalışmalarında yağ kullanımı ile ilgili şunları söyler; “Yağ kullanmaya tartışma yaratmak amacıyla başladım. Yağın esnekliği, ısı değişimlerine karşı gösterdiği değişimleri dikkatimi çekti. İstediğim şey, kültür ve heykelin gizil gücünü tartışmaya açmaktı. Ve sonra heykelde uç bir noktaya geldim (yağ yaşam için temel ama sanatla ilgisi olmayan bir malzemedir.)”
Çeşitli sanatçılar tarafından görsel sanatlara giren bu nesneler, savaşın, hayatın, ölümün sorgulanması gibi gerçeklik kavramının da yeniden sorgulanmasına neden olmuştur. Sanat en basit ifadeyle, herhangi bir malzeme ile bir dışavurumdur. Malzeme, sanatçının ifade aracıdır, biçimsel ve estetik formları aradığı, sorguladığı, gözler önüne serdiği bir yoldur. Bu düşünceden yola çıkarak diyebiliriz ki, yaratıcılıkla birleşince her şey, her türlü malzeme sanatın nesnesi olabilir. Dünyada, büyük ve köklü değişimlerle hayatın akışı yön değiştiriyor. Buna malzemeler de dâhil oluyor. İnsanoğlunun ilk malzemesi toprakken şimdi sınırsızlıktan bahsedebiliyoruz. Yaşamla sanat birbirini değiştirir, geliştirir. Yeni bir çağ, yeni bir dönem, hayata bakışımızı, hayata bakışımız sanat anlayışımızı değiştirir. Malzeme çeşitliliği sanatçıyı daha özgür kılar. Sanatçı, malzemesine, doğaya, içinde bulunduğu zaman ve mekâna her defasında yeni bir gözle bakar, yeni görme biçimleri oluşturur. Beni özgür kılansa hikâyesi olan malzemenin artık yeni bir ifade aracına dönüşerek başka bir kimliğe bürünmesi, bambaşka bir gerçeklikle, sanat diliyle yeniden vücut bulmasıdır.
Kaynaklar
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2048923
Kaptı, Hatice; Atık Nesnelerin Sanatta Yansımaları, Yüksek Lisans Tezi, Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mersin, 2005
Koçak, H.Neşe; Seramik Sanatında Karışık Malzeme Kullanımı, Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniversitesi, Seramik Ana Sanat Dalı, 2009